2024-06-21
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Hilal Kaplan
 
Çanakkale geçildi!
2013-03-21 11:01
Hilal Kaplan
Çanakkale Savaşı üzerine kurulan ve tarih ilmiyle bağdaşmayan genel söylemden farklı bir perspektife ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Orada olanların ve şehit düşenlerin önemini tahfif etmek gibi bir cüretsizliğe düşmeden bunu yapabilen, özgün bir metin okudum. Yer darlığından dolayı, biraz kısaltarak da olsa paylaşıyorum:

Her yılın, 18 Mart günü, bu toprakların kollektif hâfızası, 18 Mart 1915"te Çanakkale"de yaşanan büyük mücahedeyi bir kez daha tazeler. Bir kez daha, Çanakkale"de o gün nasıl bir destan yazıldığı, nice gencecik insanın bir cihad şuuruyla ölüme doğru yol alıp şehadeti tattığı hamasî bir üslupla anlatılır. Bir kez daha, Mehmed Akif"in "Çanakkale Şehitlerine" ithaf ettiği o şiiri ya okur veya dinler nice insan. Bir kez daha hatırlanır ki, "Çanakkale geçilmez."

(...)

18 Mart günü gözden ırak düşen asıl husus, 18 Mart"ın öncesi ve sonrasıdır. 18 Mart"a nasıl gelinmiştir? 18 Mart 1915"ten sonra neler olmuştur?

Her sene 18 Mart günü sorulmayan, öğrenilmeyen, öğretilmeyen husus budur.

18 Mart 1915"i hatırlaması istenen kollektif hâfızanın 18 Mart"ın öncesini ve sonrasını da gereğince bilmesine ne devletlûlar arzuludur, ne de "Çanakkale" edebiyatçılarının bu yönde bir çalışmaları vardır.

Akif"ten şiir, "kınalı kuzular"dan birkaç mektup, etkinliği hazırlayanın ideolojik duruşuna göre Nutuk"tan birkaç paragraf veya başkaca kaynaklardan birkaç hatıra, belki bir Çanakkale türküsü, coşkulu bir konferans...

Çocukluğumdan beri değişmeyen bu "18 Mart" standardı içinde bırakalım cevabını vermeyi, bir türlü sorulmayan, sorulamayan sorudur: 18 Mart"a nasıl gelinmiştir? 18 Mart 1915"ten sonra neler olmuştur?

Halbuki bu sorulardan ilki sorulabilse, devlet yönetmeye kalkan askerlerin ordunun da, devletin de, milletin de başına ne büyük bir bela açtıkları görülebilecek; 18 Mart 1915 günü üzerine yapılacak konuşmalar militarizmi, devletçiliği ve milliyetçiliği besleyip yeniden üretmeye hizmet edecek yerde, bambaşka bir mecrada ilerleyecektir.

Bu soru sorulabilse, "öldürmenin politikası"nı yapanları kutsayan yüzyıllık gelenek bozulacak, "yaşatmanın politikası"na kafa yoran devlet adamlarına sahip olma gereği anlaşılacaktır.

Bu soru sorulabilse, 1876"dan sonra 1908"de ikinci defa demokrasiyle tanışma imkânı yaşamış bir toplumda birbiri ardısıra gelişen darbelerle illegal surette devleti ele geçiren bir oligarşik yapının "ben yaptım oldu" rahatlığı içerisinde nasıl Osmanlı"nın sonunu getirdiği; nasıl dünya hakimiyeti için mücadele eden iki eksenden birine karşı mücadele ederken ülkesini ötekinin kucağına düşürdüğü; durduk yerde Goben ve Breslau"yu Yavuz ve Midilli haline getirmenin ne gibi zincirleme yanlışlara yol açtığı sorgulanır hale gelecektir.

Bu soru sorulabilse, "küffar"a karşı ölümüne cepheye sürülen onbinlerce gencecik insanın cepheye sürülmesi emrinin en üst noktalarında kimlerin yer aldığı da görülecek; meselâ Liman von Sanders"in ve Alman subayların orada ne işinin olduğu, nasıl ve neden oraya geldikleri sorulacak; Çanakkale"ye "nâmahrem eli"nin zaten değdiği, sadece bu "nâmahrem"lerden Almanların mı, İngiliz ve Fransızların mı galebe çalacağı üzerinde işin düğümlendiği de görülebilecektir.

Elbette, bütün bu hususlar da dikkate alınarak 18 Mart 1915 günü o büyük direnişte şehit olan gençlerin hayatlarına bir kez daha dönüp bakılacak; başka bir siyaset anlayışı, başka bir zihniyet, başka bir idrak ile o gençlerin o gün orada ölmeye mahkum ve mecbur olmayabileceği de anlaşılacaktır. O gün orada ölenler elbette şehittir; ama onlar, başka bir anlayış ve idrak devleti yönetenlerde olsa idi yaşamaları pekâlâ mümkün olduğu halde ölüme yollanmışlardır.

(...)

"Çanakkale geçilmez" idiyse ve o gün o büyük direniş bu yüzden yaşanmış ise, 13 Kasım 1918"te İngilizlerin ve Fransızların hem Çanakkale, hem de İstanbul Boğazı"na hâkim olmaları neyin nesidir? İkinci Dünya Savaşının "sonucu" olarak karşımıza çıkıveren bu durumun sorumlusu kimlerdir? Bu iş "emperyalist dış güçler" izahıyla, "yedi düvel" üslubuyla, "küffar" söylemiyle geçiştirilebilir nitelikte midir? İngiltere"nin, Fransa"nın Osmanlı-İslâm topraklarına yönelik emeli ortada iken akıl almaz stratejik hatalarla ülkeyi savaşa sokanlar ve sonrasında bu savaşı sevk ve idare edemeyenler bu sonuçtan hiç de sorumlu değiller midir?

Ve eğer "Çanakkale geçilmez" idiyse, hem Birinci Dünya Savaşı"nın ardından başımıza düşen Mondros"un ve Sevr"in üstesinden gelmeyi de başarmış idiysek, Lozan"da Türkiye heyeti masanın galipler tarafında mı yer almıştır?

Ve eğer öyle idiyse, bu anlaşma dahilinde imzalanan Boğazlar Sözleşmesiyle, her iki Boğaz"ın denetimi neden Milletlerarası Boğazlar Komisyonu"na bırakılmıştır da, her iki Boğaz"ın Türkiye devletinin denetimine geçmesi için 1936 Montreux Anlaşmasına kadar beklemek gerekmiştir?

Sözün kısası; "Çanakkale destanı" üzerine çok söylendi, ama hep aynı şeyler söylendi. Halbuki, görüldüğü gibi, daha sorulacak çok soru, söylenecek çok şey var ki, belki bugünün bazı onulmaz dertlerine de deva olmak üzere öylece ortada duruyor.

"Yaşatmanın politikası" üzerine odaklanan zihinlere selam olsun!

Metin Karabaşoğlu"nun kâleminden çıkmış bu kıymetli yazıya http://www.karakalem.net/pfFormat.asp?article=4012 adresinden ulaşılabilir.

--------------------------------

Yeni Şafak-20 Mart
Print