2022-08-18
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Davut Bilinmiş
 
Ulusal kurumsallaşma ve ortak payda üzerine
2013-08-13 13:18
Davut Bilinmiş
Kürtler Dünyanın diğer halkları gibi, bir ulus sahibidir ve kendi topraklarında yaşamaktadırlar, tarihleri, kültürleri, sanat ve edebiyatları vardır, ancak bugüne kadar ulusal kurumsallaşmalarını özgürce sağlayamamışlardır, çünkü ulusal özgürlükleri yoktur. Kürdistan’ı bölüştüren devletler daima kendi ulusal çıkarları doğrultusunda ekonomik ve siyasal gelişmelerini sağlamaktadırlar. Kürtlerin ulusal kurumsallaşmaya gitmelerini engellemeyi, kendi ulusal çıkarları olarak görmüşlerdir. Dünya düzeni de ulusal çıkarlar ve gelişmeleri üzerinde yürümektedir. Dünyanın ilişkileri hiçbir zaman halklar arası olmamıştır, daima uluslararası diplomatik ilişkiler şeklinde olmuştur. Devlet örgütlenmeleri kendi uluslarının çıkarları için çalışmaktadırlar. Bazen bir devlet yapılanmasının içinde birkaç ulusun kurumsal olarak temsili de söz konusu olabiliyor, bu da Otonomi, Federasyon vb. gibi devlet yapılanmaları şeklinde olmaktadır, Kürtler bundan da yoksun bir halktır, çünkü Kürt ulusu henüz kurumsal anlamda ulusal örgütlenmesini oluşturamamıştır ve hep engellenmiştir.

Yönetimler ulusal çıkarları gözetmeseydi, birden fazla ulusu barındıran ülkelerde devletin yapısal düzenini mevcut ulusların kurumsallaşmaları üzerinde inşa etmemeleri için hiçbir sebep yoktur, ama dediğim gibi kendi ulusal çıkarları ve menfaatleri için bunu hep engellemişlerdir, bu da ülkelerin enerjisini, gelişime, teknolojiye, kalkınmaya değil, güvenliğe kanalize etmeye sebebiyet verdiği için, o ülkede yaşayan bütün halkların aleyhine bir sonuç doğurmaktadır, dünden bugüne Türkiye de yaşanan gerçek budur.

Kürtler dünyanın en demokratik ülkesinin boyunduruğu altında dahi olsa, kendi ulusal organizasyonlarını, parlamento, eğitim, sağlık ve ekonomik birimlerini oluşturmadığı sürece dünyayı, ekonomik, sosyal ve siyasal olarak, çok geriden takip etmeye devam edecektir. Bir şirket dahi kurumsal hale gelmediği zaman, rekabet etmeye, büyümeye ve rakip firmalara karşı ekonomik hayatını ve tüzel kişiliğini koruması mümkün değildir. Dünyanın ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeleri ulusal kurumlar üzerinde yürümektedir, her ulusun ekonomik birimlerinin getireceği katma değerler o ulusun halkına ve ekonomisine bir refah sağlamaktadır, yaşayan başka halklar var ise ancak ekonomik zincirlerin ticari halkası içinde pay alıp verebilir, bu örnek, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda da geçerlidir, Ezilen bir halkın dili, kültürü, edebiyatı serbest olsa dahi, ana dille eğitim okullarda serbestçe verilse dahi o halk ulusal kurumsallaşmasını örgütlemediği sürece her alanda geri kalmaya mahkumdur, her şeyden önce sosyal ve ekonomik anlamda dünyayı çok geriden takip edecektir.

Türkiye Devleti’nin parçasındaki Kürtler nüfus olarak en kalabalık olan kesimdir. Türkiye, Suriye, Irak ve İran yıllar yılı Kürtlerin ulusal organizasyonlarına kavuşmamaları için büyük çabalar göstermişlerdir, bunu kendi ulusal çıkarları ve uluslararası diplomasinin de desteği ile yerine getirmişlerdir. Ancak bugün Ortadoğu’da farklı yeni gelişmeler ve bu paralelde şekillenmeler ile yönetim biçimlerine doğru gidilmektedir. Kürtlerin de ulusal sorunu kendini göstermektedir, Türkiye inkarcı politikasını terk etmiştir ve yeni pozisyonlar için hazırlanmaktadır. Türkiye’nin her halükarda ortak paydaları Türk Ulusunun çıkarlarıdır, bu onların devletteki görevleri ve halklarına karşı olan sorumluluklarıdır, ama bunu başka bir halkı kabul edip, onun ulusunu inkar olduğu zaman bu haksız bir uygulama ve kabul edilemez.

Şöyle ki;

AKP demokratik gelişmelerle bu sorunu haledeceğini söyleyerek en ileri derecede demokratik yaklaşım gösteren partidir, ama temel ulusal çıkarlarından taviz vermeden, Kürtlerin ulusal haklarını kabul etmeden haledeceğini söylüyor.

CHP tarihi misyonuna devam etmektedir, nasıl ki 1960’lı yıllarda kendisine verilen misyon olan, sol parti olma görevini başarılı bir şekilde yerine getirerek, Türkiye de sol’un gelişmesini engellemiştir, bu konuda da temel bir değişim göstermemiştir, hileli yollara devam etmektedir ve resmi ideoloji ile kurumlarını (Ergenekon gibi) savunmaya devam etmektedir.

En dikkat çekici olan ve şaşırtıcı olan, sosyalist kesim ise büyük çoğunluğu, hiçbir zaman Türk ulusal çıkarları çizgisinden uzaklaşmadan, siyasi hayatlarını idame etmektedirler. Bunların içinde en köklü ve gelişkin olan, TKP yıllar yılı Kürt ulusal taleplerine karşı, siyasal çalışmalar ve tezler geliştirmiştir, hiçbir zaman Kürt sorununu bir ulusal sorun olarak görmemiştir. TKP’nin eski Kürt kesimi hızlı bir şekilde BDP’nin içinde yer alarak, çatı partisi olma yolunda, görevlerini yerine getirmektedirler. Bu anlamda Kürtlerin ulusal organizasyonlarını taleplerinden uzaklaşmaları çalışmalarında, 12 Eylül’ün rotasına hizmet etmektedirler. Türk ulusal çıkarlarını savunmaya devam etmektedirler. Halbuki yazımın başında belirttiğim gibi Kürtler ancak ulusal talep ve özgürlükleri ile özgür olup, ekonomik ve sosyal alanda dünya normlarına kavuşabilir.

MHP de CHP gibi misyonunu devam etmektedir, tek fark, kendini kamufle etmeden devam etmesidir, ayrıca Kürt kardeşlerimiz diyerek bir yenilik göstermişlerdir.

Kısacası, Türkiye’nin bütün siyasal ve sosyal kurumları, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri dahil, ortak paydası, Türk ulusal çıkarları üzerinde siyaset yapmaktır ve gelişmektir. Kanımca bu bütün dünya için geçerlidir.

Peki, Kürtler ne yapmaktadır, ne yapması gerekir;

Kürtler de, diğer halklar gibi, ulusal çıkarları için ortak bir payda oluşturabilir mi? yoksa birlikte hareket etmekten uzak, çağdışı aşiretçi ve feodal zihniyetleri aşmadan, ben eskiden neysem yine o olmaya devam edeceğim diyerek, ama aynı siyasal hedefi savunan bölük pörçük olmaya devam mı edeceklerdir. Bunu analitik bir analize (Yakın tarihi ve bugünü yanyana getirerek) tabi tutacak olursak;


1970-1980 dönemi Kürt ulusal çalışmalarının altın yılları diyebiliriz, ulusal anlamda bilgilenme ve örgütlenme dönemini başarılı bir şekilde veren Kürt hareketleri, 1980 askeri darbesi ile ulusal hedeflerinin önü kesilmiştir ve ikinci olarak, 12 Eylül’ün çok, ama çok önemli bir ‘’başarısı’’ olan, Kürtleri ulusal taleplerinden, kendi organizasyonları kanalıyla uzaklaştırmayı şimdilik başarmıştır. Çünkü onlar Kürt ulusal taleplerinin yok olamayacağını çok iyi bilmektedir, bu konuda bilimsel veri ve analizlere sahiptirler, ama hedeflerini saptırmakta onlar için bir başarıdır ve geciktirerek kendi ulusal çıkarlarını savunmuşlardır.

1980 askeri darbesinden sonra, örgüt olarak ayakta kalan tek Kürt örgütü (PKK’nin dışındakiler) PSK olmuştur, 12 Eylül’ün en zor günlerinde dahi kitlelerden bağını koparmamıştır, zar zor ama başarmıştır ve var olmuştur, hem de süreçten kopmadan bunu başarmıştır, 12 Eylül’den çok kısa bir süre sonra yayınları ile, 12 Eylül askeri darbesini analiz ederek, yurtsever insanların, umudu ve yardımcısı olmuştur, ama eski kitlesel yapısını kaybetmiştir. Zayıf haliyle dahi 1989’lu yıllarda legal parti fikrini bazı aydınlarla beraber, ortaya atarak ve hayata geçirerek, PKK’nin bu anlamda kendilerini ihanetle suçlamalarına rağmen başarmıştır. Bugün Kürt halkı, BDP’nin kontrolünde olsa da eğer legal siyasal bir mücadele içinde ise, bunu hiçbir mütevazilik göstermeden, PSK ve Sayın Kemal Burkay’ın yönlendirmesi ve başarısıdır denilebilir ve demek lazım.

Bugün ise, Kürt ulusal talepleri ve çalışmaları bağlamında, Legal parti olan, HAK-PAR bu misyonu üslenmiş durumdadır.

HAK-PAR Kürt sorunun bir ulusal sorun olduğunu, sorunun çözümünün de ancak ulusal anlamda organize ve kurumlarını oluşturmaları ile çözülebileceğini söylemektedir ve bunu programına koymuştur. Hak-Par, federasyonu temel talebi olarak görüyor, ancak Kürtlerin kendi kaderlerini tayin ederek, devletlerini kurmaları da onların en tabii hakkı olduğunu savunmaktadır. Hak-Par bunları savunuyor iken, Kürt aydınları ve 12 Eylül’den sonra yavaş yavaş toparlanan diğerleri ne yapmaktadır.

Ayrıca, BDP kendi çizgisinde, ne yaptığını biliyor ve Kürt sorunun ulusal çaplı olmayıp, bir halk sorunu olmasını savunarak, üniter yapı içinde demokrasinin gelişmesi ve ademi merkeziyetçi bir yapı ile çözülebileceğini savunmakta, kitleleri de bu konuda kanalize etmektedir.

HAK-PAR ise; ulusal çizgiyi net olarak savunarak kendini ifade etmektedir, 12 Eylül’den sonra, son yıllarda toparlanmaya çalışan, DDKD, RIZGARİ, KUK, KADEP; KDP vb. gibileri arayışlarına devam etmektedirler, bir zamanlar 12 Eylül öncesi Özgürlük Yolu’nu federasyonu savunduğu için suçlayanlar hemen hemen hepsi federasyonu savunur olmuşlar, bu iyi bir gelişmedir ve bunu feodal aşiretçi bir karekterle izah ve savunmaya gerek yoktur. Bazı önemli şahsiyet ve arkalarındaki şahıslarda, 30, 40 yıl önceki gibi, HAK-PAR’ı, PSK’yi suçladıkları gibi, Kürdvari olmamakla eleştirmeye devam etmektedirler. Ama hiç kimseyi de beğenmemeye devam etmektedirler, kendilerinin de bir şey ortaya koyduğu yok.

Her şeyden önce HAK-PAR kimsenin tekelinde değildir ve programına baktığımız zaman bir kitle partisidir, bu anlamda (hain olmayan) herkesi barındırabilir bir yapıya sahiptir. Yazımın başında belirttiğim gibi, Kürtler ulusal anlamda bir kurumsallaşmaya gitmedikleri sürece, kültürel, sanatsal, ekonomik ve sosyal anlamda geri kalmaya mahkumdur. Eğer bugün ortak paydada buluşulamıyorsa bunun altındaki sebep, federasyon, federasyonun çeşitleri veya bağımsızlık talebinin farklılıkları değildir, ulusal kurumsallaşmayı ve birliği başaramamanın sebeplerinden biri olan, feodal, aşiretçi zihniyetin sosyalistleri, aydınları dahi esir aldığı ve arkalarındaki şahıslarında halen bunu keşfetmemeleri gibi, bir toplumsal yara ile karşı karşıyayız. Nerdeyse federasyonun çeşitlerini tartışır olacağız, benim federasyonum daha güzel onunki güzel değildir, diyecek kadar ve bütün mesele ben eskiden buydum, şimdi bunu savunuyorum ama benim savunduğum çeşit daha iyi zihniyeti hakim durumdadır. Ortada maalesef temel anlamda bir siyasal farkı, ben şahsen görememekteyim.

İnsanlar veya kadrolar şunu söyledikleri zaman, ben eskiden bunu savunuyordum, federasyonu savunanları eleştiriyordum, hatta hain ve yaban otu diyordum, ama süreç bu düşüncenin hayat bulabileceğini bize göstermiştir ve ben de bunu savunduğum için bu yapıya girmeye karar verdim demeleri, bir ezilme değil tam aksine bir erdemliktir. Tıpkı 1970’li yıllarda sosyalist düşünceyi ve sistemi tam analiz etmediğimiz için, ulusal başkaldırıyı yapan, ölümsüz Kürt Ulusal Lideri, Mustafa Barzani’ye hain deyip sonradan özeleştiri vermenin bir erdemlik olduğu gibi.

Halbuki ortak payda da buluşmak son derece basit ve nettir, yeter ki olduğumuz gibi görünelim, beynimizin içindeki o ben liderlik, kariyerci ve aşiretçi zihniyeti bir kenara atalım.

Şöyle ki;

1.) Kürtler bir ulustur

2.) Kürtler; ulus olmanın yapısı ve kurumsallaşmalarını talep etmek onların en tabii hakkıdır.

3.) Otonomi, Federasyon, Bağımsızlık hedeflenebilir ama üçü de ulusal kurumsallaşmanın öğeleridir, biri diğerine engel değildir.

4.) Taleplerin sübjektiflikten uzak olması gerekir.

a. )Taleplerin temel ulusal kurumsallaşmalardan taviz vermeden,

b. ) Nesnel ve objektif olması gerektiği gibi,

c. )Güç dengelerini hesaba katarak, dünya, Ülke ve bölgesel konjonktürü yadsımaması gerekir.

Irak KDP yıllarca Ulusal Otonomi’yi savunmuştur, ama nesnel koşullar ve konjonktürel durum onları Federasyona taşımıştır.

5.) Haklı olduğumuza ve Legal örgütlü mücadeleye inanarak, başarmamak için bir sebep yoktur. Ama ayrışarak başarmak mucizedir.

6.) O HALDE KÜRTLERİN ORTAK PAYDASI; ULUSAL TALEP VE ULUSAL KURUMSALLAŞMAYI HEDEFLEMEK VE BAŞARMAKTIR.

Bunu ortak payda yaparak bütünleşme olamıyorsa, bu ulusallaşma kurumlarını tamamlayamamanın bize bıraktığı çok önemli bir zaaftır, ayrıca kariyerist olmak, hırsın ürünü de olabilir, bunu anlamak çok zor değil, ama bunu başarmak illa başka mecralarda rol aramayı gerektiği kanısında değilim. Ortada bir halkın temel sorunu varken ortak payda da buluşmamak kimseye fayda getirmez, en çok kendilerine zarar verir, onların içinde kim bilir nasıl değerler vardır ve ortada heba olup gitmektedirler.

Kürtlerin ve siyasetçilerinin, bir an önce ortak paydada buluşmanın yolunu bulmaları, aksi taktirde hepimiz bu tarihi dönemecin başarısızlığının altında kalabiliriz. Bunu başarmak tek tek şahsiyetlerin ve organizasyonların kendi durumlarını gözden geçirerek, hırslarını ayrışmaya değil, birleşmeye, siyaseti duygusal ve bireysel zeminden uzaklaştırarak, saygı, sevgi çerçevesinde, kavram ve ayrıntıların içinde boğulmadan, objektif ve ulusalcı çizgiden taviz vermeden, kişisel başarılarımızı toplumsal-örgütsel başarılarla birleştirerek, içimizdeki cevheri harekete geçirebilir, kendimizi ve toplumumuzu hak edilen modern, çağdaş norm ve yaşama kavuşturabiliriz.

Saygılarımla.


Print