2022-08-19
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Kemal Burkay
 
İnsanlar ve tarih 4. Bölüm OSMANLI GİDİNCE NE DEĞİŞTİ?
2021-08-12 21:10
Kemal Burkay
Osmanlı imparatorluğunun çöküşünü getiren ise Sovyet benzeri bir devrim değil, Balkan halklarının bağımsızlık savaşları ve asıl olarak da 1. Dünya Savaşı sırasında emperyalist ülkelerin Osmanlı egemenliği altındaki ülkeleri işgal edip bölüşmeleri oldu

İmparatorluk çökerken Türk milliyetçilerinin son bir hamlesi ile Anadolu tümden parçalanmaktan kurtuldu, yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Ama Anadolu o dönemde de farklı milliyetleri (Ermeni, Rum, Kürt, Laz, Çerkez, Arap) ve farklı inançları (Sünni Müslüman, Alevi, Hristiyan, Êzidi) barındırdığı halde yeni sistem Sovyet benzeri adil ve eşitlikçi bir sistem değildi. Ermeni Halkı zaten daha önce kırım ve sürgüne tabi tutulmuştu. Rumlar da –İstanbul’daki bir bölümü hariç, sürüldü. Kürtlere ve diğer halklara, diğer inançlara karşı ise “Türk-İslam sentezi” anlayışı ile bir asimilasyon politikası izlendi, ülkede yaşayan her kes zorla Türk ve Sünni İslam yapılmak istendi.

Kürtler, Ortadoğu coğrafyasında, kendi ülkeleri Kürdistan üzerinde yaşayan, kendilerine özgü dilleri ve tarihleri olan kadim bir halktı. Ülkeleri daha önce Osmanlı ve İran arasında bölünmüştü; 1. Dünya Savaşı’nın ardından ise bölgede yeni oluşan üç devlet (Türkiye, Irak, Suriye) arasında bir kez daha bölündü ve tüm bu devletlerde kendilerine eşitlik temelinde bir statü tanınmadı. Savaş sırasında işgalci güçlere karşı direnişte büyük pay sahibi olmalarına rağmen yok sayıldılar.

Bu politika elbet yanlıştı, milliyetler sorununu çözemezdi ve bir dizi soruna, özellikle birbirini izleyen Kürt ayaklanmalarına yol açtı.

Milli meselenin çözümü bir ülkenin çağdaşlığının, demokratikleşme düzeyinin de bir göstergesidir. Besbelli İsviçre, Kanada, Belçika çağdaş ölçülere göre ileri derecede demokratik ülkelerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna öncülük edilen Kemalistlerin “devrim”i ise milli meseleyi çözemediği gibi tek partili sistemiyle emekçilerin ve farklı görüşlerin örgütlenmesine de fırsat vermedi ve bu haliyle kaçınılmaz olarak bir baskı rejimine dönüştü. Kürt dili yasaklandı. Baskılara karşı Kürt toplumunda oluşan tepkiler kıyım ve sürgünlerle karşılandı.

Çok partili sisteme geçildikten sonra da durum değişmedi. Sol partiler ve dernekler 1990’lı yıllara kadar yasaklıydı. Kürt sorununun çözümünü gündemine alacak parti ve derneklerin kurulması bir yana, sorunun tartışılması bile son yıllara kadar mümkün değildi..

Özetle söylersek, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Türkiye’de oluşan sistem çağdaşlarının bir bölümüne göre çok geriydi, demokratik değildi. Yönetim, sorunları doğru biçimde tespit edip çözümü yönünde adım atacak bir ileri görüşlülüğe sahip değildi. Baskı ve şiddeti başlıca ve genelgeçer yöntem saydı.

Bu nedenledir ki bu ülkede sorunlar çözülemedi, giderek ağırlaştı ve yeni sorunlara yol açtı. Ülke barış yüzü görmedi. Devlet, özellikle Kürt sorunu nedeniyle sınırlarının içinde nerdeyse sürekli olarak savaştı, köy ve kentleri bombaladı, kıyım ve sürgünlere başvurdu, zaman zaman da komşularıyla karşı karşıya geldi. Sınırlarına tel örgü ve duvarlar ördü; buna rağmen zaman zaman bu sınırları aşıp komşu ülkelerdeki olaylara bulaştı. Son dönemde Irak ve Suriye sınırlarında olduğu gibi… Ordu ve polis gücü durmadan büyür, militarizm güçlenirken, ülke gelirinin önemli bir bölümü bu işe gitti.

Sistem kendisini laik diye sunmaya çalıştığı halde, bu alanda da gerçek bir laiklikten çok uzak kaldı. Hristiyan azınlıklara karşı tutum, özellikle de ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Alevilere yönelik baskılar bunun somut örneği.

Yeni rejim farklı halklara ve inançlara karşı Osmanlı’dan bile daha baskıcı idi. Osmanlı hiçbir halkın adını, dilini, inancını yasaklamamıştı. Osmanlı döneminde Kürt beylikleri görece bir özerkliğe sahiptiler ve Kürdistan’daki medreselerde Kürtçe eğitim yapılmakta idi.

Tüm bu nedenlerle ülke Cumhuriyet döneminde de demokrasiden ve barıştan yoksun kaldı.

Şu anda da ne iktidarın ne muhalefetin Kürt sorununun çözümüne ve gerçek bir laikliğe, yani inanç özgürlüğüne yönelik bir projesi yoktur.

AK Parti iktidarı 2010’lu yıllarda başlattığı diyalog ve barış sürecinden geriye döndü, Bahçeli ve Perinçek gibileriyle yan yana düştü.. Zaten o zaman da derli toplu bir çözüm projesi yoktu. Ana muhalefet CHP’ye gelince, onun bu konuda hiçbir projesi yok. Şu ırkçı “Andımız”ın kaldırılmasına bile karşı çıktılar.

CHP tek parti döneminin kamburunu sırtından atamıyor. AK Parti’nin yanlışlarının daha da birikip kendisini iktidara taşımasını bekliyor.

Örneğin şu “128 milyar dolar” meselesi… Elbet bu basit bir olay değil, 128 milyar dolar da az para değil. Ona ne olduğunu sormak muhalefetin görevidir. Öte yandan sistem bakımından bundan çok daha önemli şeyler de var. Örneğin Kürt sorununda izlenen yanlış politikanın, ve bunun yol açtığı kirli savaşın, daha öncesi bir yana , şu son 40 yılda yol açtığı dev kayıplar… Resmi ağızlarda bile bu trilyonlarca dolar olarak ifade ediliyor. Yani 128 milyar doların belki on, belki 20 kat daha fazlası… Bu savaş nedeniyle Kürdistan’ın yanıp yıkılması, milyonların sürgünü, tarım ve hayvancılığın uğradığı büyük kayıplar bir yana, iki taraftan da toplam 60-70 bin dolayında genç insanımızın kaybı parayla ölçülebilecek şey değil.

Bu savaş nedeniyle ülkenin ekonomik dengelerinin bozulmasının yanı sıra, toplumun içine düştüğü savaş sendromunu; şiddet furyasının sokağı, aileyi sarmasını, insanların her an patlamaya hazır hale dönüşmesini de unutmamak gerek.

Demek ki Kürt halkına yönelik söz konusu baskı politikası Türk halkına da çok büyük zararlar veriyor. O aynı zamanda Türk halkının ayağında bir pranga.

Marks, “başka bir ulusu ezen ulus kendisi de özgür olamaz”, demişti. Türkler ve Kürtler bakımdan yaşanan tam da budur.

Bu kirli savaş ne uğruna? Ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Kürt halkına meşru hakları tanınsa, ülke gerçeklerine uygun federal bir sistem oluşturulsa bu gerginlik, bu çekişme, bu kirli savaş olur muydu? Bunca servet boşa harcanır mıydı? Bunca ölüm, yıkım olur muydu? Türkiye demokrasi ve insan hakları alanında çağdaşlarından bu derece geri kalır mıydı?

Ama iktidar geçmişin yanlışlarını tekrarlıyor ve üstelik de sosyal demokrat geçinen sevgili ana muhalefet partisi bu konuda ağzını açmıyor. “Yahu kardeşim, gelin bu kirli, bu manasız savaşı durduralım, soruna eşitlik temelinde adil bir çözüm bulalım; öyle ki gençlerimiz ölmesin, ülkemiz yanıp yıkılmasın, bunca servet heba olmasın; ülkeye barış ve demokrasi gelsin,” demiyor.

Demiyor, çünkü bu ülkede şovenizm akılları esir almış.

12 Ağustos 2021
Print