2024-05-23
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Necla Çamlibel
 
Aynı sofranın insanı değiliz
2023-09-21 12:17
Necla Çamlibel
Necla Çamlıbel
21 yüzyılda her geçen gün daha çok gelişen teknoloji yüzyıllık siyasal arena ve kültürel entelektüel yapının yerini daha günlük birikimlerle, çoğunun her şeyci olabildiği ve rengini belirtmediği sosyal medyadaki tuzakların dolu olduğu bir alan halinde.
Uzun bir zamandır, Twitter odalarını takip etmeye ve odalardaki konuşmalarda zaman zaman görüş belirtme imkanını bulurken, çoğunlukla dinleyici ve insanlar bu alanda ne konuşuyor.
Bu odalarda Kürt sorunu tartışılırken, tarihsel hafızadan yoksun değerlendirmelerin çoğunlukta olmasıdır. Aynı sofranın insanı olamayanlarla hala aynı sofraya oturmak için uğraşan Kürt sorununu çözüme götürmek yerine çözümsüzlüğü dayatan hafızalardır, 29 Ekim’de ikinci yüz yıla girecek bu ayrılık, aynı sofranın halkları olmayanları zorla bir arada tutmak ve kurulan ilk meclisin kuruluşuyla başlayan ayrılık hala sürdürülmeye çalışılmaktır. Sofrayı defalarca halklar için haram hale getiren kurucu anlayış ve ortak pişirilenleri haram sofrada oturmaya ve sofranın çakallarını çoğaltmaktan vaz geçmiş değildir.
Bildiğiniz üzre, farklı kimliklere sahip halk toplulukları, birlikte yaşadıkları ortak yaşam alanları gereği, her geçen süre içinde, bir takım ekonomik, sosyal, kültürel, ruhsal, ortak değerler ve davranışlar geliştirirler. Dinsel, kültürel, yemek örf adet vs vs...
Türkiye Cumhuriyet, halklar arasında, ortak değerlerin giderek çoğalması sonucu, toplumdaki egemen kesim, bütün bu kimlikleri himayesinde barındıran bir üst kimlik oluşturur. Bu üst kimlik biçimlenmesinde tarihsel gelişmeye ek olarak belirleyici, üst kimliklerini kabullendirmek için, birlikte yaşadığı veya o coğrafyada yaşayan ve asıl sahipleri olan ulusal kimliği unutturmak için; tarihin kendileriyle başladığını, diğer ulusların kimlik, kültürleri kendi kültür ve siyasal yapıları örf adetleriymiş gibi toplum üzerinde büyük bir asimilasyon uygulamasıyla, kimliklerinden uzaklaştırılmaya, tek kimliğe sığdırılmayı kabullendirmenin tek yaşam şekli olduğu düşüncesi toplumun beynine kazıdı.
Türkiye Cumhuriyeti gibi, üniterci devlet anlayışı diğer tüm toplumdaki kimlikleri inkârla kendini yüzyıldır yaşattı. Türkiye’nin kuruluşunda da ulus devlete zemin olacak şartlar mevcut olmadığı için, önce devlet, sonra devlet eliyle ulus yaratılmaya çalışılmıştır.
Bu sebepten ötürü, devlet başından itibaren ırkçı otoriter bir biçimde yukarıdan aşağıya doğru biçimlenmiştir. Bu nedenle; Türkiye Cumhuriyeti devlet tarihinin, inkârcı, katliam ve soykırımlar tarihi olarak anılacak olmasında bunun rolü büyüktür.
Biz Kürtlerin de uluslaşma süreci 20. Yüzyıla sarktı. 19. yüzyılda uluslaşma fırsatı ellerinden alınıldı. Ancak, ulus devlet kurma imkanlarını iki yüzyıldır uğraşları ve çabaları devam etmektedir.
Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin kültürel, siyasal, her türlü sömürü ve asimilasyon politikaları, kendilerine ve ulus bilincine olan ruhi yabancılaşma, uluslararası güçlerin kuşatması, vb. hepsi Kürt ulusallığının önündeki büyük engellerdi. Bu amasız ve fakatsız böyle! Bütün olumsuzluklarına rağmen bundan da daha büyük engel, Kürtlerin kendi aralarında ortak iradelerinin oluşmasındaki fırsatların iyi değerlendiremedikleri söylemek mümkündür.
Bugüne kadar Kürtlerin uluslaşması için, siyasi partilerin çoğu; ideolojik ve siyasi ekseninde ortaya çıkan kurumlar. Kendilerini ezen ve egemenlik kuran üniterci yapıyı bu konuda kendilerine tek çıkış yolu görüp, ona benzeşmesi sonucudur. Bu nedenle, ulusal ve insani haklarının elde edilmesi ilk amaçları olan örgütler, partiler. Tarihsel örneklere baktığımızda; Her parti kendi ulusal kurumunu Kürdistan’ın temsilcisi olarak görüyor. Ulusal birlik çağrıları bu temelde yapılıyor. Toplum, ortaya çıkan kurumları ortak ulusal iradenin temsilcisi değil, siyasi partilerin yan kolları gibi görüyor. Oysaki, partiler ve örgütler; Kürtlerin devletini kurmaya hizmet eden araçlardır.
Kuzeyde birbirine yakınlaşan ve uzak duran siyasi yapılar. Egemen, devlete itaatkârlığı devam eden toplumun önemli bir kesimi Kürdistan’da mücadele yürüten, dini, mezhepsel, aşiret çıkarlarını önde tutan parti ve irili ufaklı örgütler ve bağımlı egemen gücün hizmetindeki aydınlar, yöneticiler, özgür devlet sahibi olmamız önündeki engellerdir. Neden mi? Türkiye’nin Kürt hafızasına baktığımızda bu konu daha net anlaşılacaktır.
Aynı sofranın insanı değiliz-in kanıtı
Kürt sorunu, Türkiye’nin yüzyıllık en önemli sorunudur. Sorunun inkârı ve çözümsüzlük, soruna sürekli olarak yeni boyutlar kazandırmıştır. Kürt sorunu, siyasi, ekonomik, kültürel ve psikolojik yönleri bulunan, aynı zamanda dünyadaki güçlerin; Ortadoğu dengeleri etkileyebilen bir sorun haline gelmiştir.
Cumhuriyetin başından bu yana kamu kurumları, muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleri konuyla ilgili onlarca rapor hazırlamışlardır. Yapılan çalışmalar, tarihsel arka planları, aktörleri ve politik referansları bağlamında ele alındığında Cumhuriyet’in Kürt hafızasını ve sorunun çözümü yerine nasıl çözümsüzlüğe sürüklendiğini görmek mümkündür. Şöyle ki;
Yazılan raporlar, yazıldıkları dönemin siyasi dinamiklerinden ve bağlamından, kimin tarafından yazıldığından ve kimler tarafından yazılması teşvik edildiğinden doğrudan etkilenmiştir. Kürt sorunu hakkında rapor yazma geleneği, bazı istisnalar ve vurgu farklarıyla beraber, 12 Eylül öncesi hazırlanan raporları kapsamakta olup, bunların büyük bir kısmı egemen devlet anlayışı tarafından yazdırıldığı bir dönemi kapsamaktadır. Diğerleri ise; 1990 sonrası dönemin raporları olup, önemli bir kısmı doğrudan siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanmıştır.
Hazırlanan raporların içeriği Türkiye’nin siyasal anlayış ve liderlerine tarihine paralel bir değişim göstermiştir. Tek parti döneminde sorun, ağırlıklı olarak asayiş kaygısı ekseninde homojen bir ulus inşa etme önündeki engellerin kaldırılması olarak okunurken, çok partili döneme geçişle beraber, sorun ağırlıklı olarak yönetimde yaşanan aksaklıkların giderilmesi olarak kodlanmıştır.
1990 sonrasında gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde etkisi giderek artan sivilleşme ve sorunların siyasi çözümü eğilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu bağlamda değerlendirilmeye başlanmıştır.
Doğrudan devlet ve devlet aygıtına bağlı unsurlar üzerinden yazılan raporlar, sorunu güvenliğin sağlanması, ülkedeki birliğin korunması, bölgesel geri kalmışlık, feodalite ekseninde tarif etmeyi tercih ederken, STK’lar ve siyasi partiler bünyesinde örgütlenen siviller tarafından yazılan raporlarda, demokratikleşme, sivilleşme ve dönemin siyasilerinin değiştirilmesi gibi talepler öne çıkmaktadır.
Raporlarda, sorunun tarif edilme biçimi ve çözümüne dönük öneriler kadar sorunun isimlendirilmesi bile başlı başına bir siyasi çözümden ve sağduyudan uzak göstergesi olarak ele alınmaktadır. Sorun, Şark meselesi, Doğu meselesi, Güneydoğu meselesi, Kürt meselesi, feodalite sorunu gibi farklı şekillerde tarif edilmiş ve kimi zaman meselenin terör boyutu, kimi zaman kimlik boyutu, kimi zaman da sosyo-ekonomik koşullar öne çıkarılmıştır. İsimlendirmeye bağlı olarak sorunun nedenlerine ve çözümlerine dair algı da farklılaşmaktadır. Bu çalışmada, yaşanan sorunun bugünkü halini daha iyi tarif ettiği ve tüm boyutlarını daha iyi kapsadığı düşüncesiyle Kürt sorunu ifadesi tercih edilmiştir.
Raporlar bir bütün olarak ele alındığında, dönemsel şartların ötesine geçebilen, geniş kapsamlı bir vizyonu olan çalışmalardan daha çok geçici önlemleri önceleyen, taktik ve stratejinin birbiriyle yer değiştirdiği, kalıcı tedbirler almaktan ve sorunu tüm yönleriyle tartışma sürecinde değerlendirmekten uzak olduğuna şahit olunmaktadır.
Demokrat Parti döneminde özel olarak bu soruna dair bir çalışma yapılmamış olmakla birlikte, Kürt sorununun farklı biçimde ele alındığı tespit edilmektedir. DP’nin, Doğu’da parti teşkilatı açması ve Umum Müfettişliklerin kaldırılmasıyla Türkiye’nin Kürt siyasetinde ciddi bir değişiklik olmuştur.
DP sorunu asayiş mantığıyla ele almayıp, bölgeye büyük bayındırlık ve imar yatırımları getirmiştir. DP döneminde sağlanan normalleşme Kürt sorununa da yansımıştır. DP dönemini en iyi özetleyecek olgu, tek parti döneminde sürgün edilen şahsiyetlerin bir kısmının DP’den vekil olması gerçekliğidir.
1960 askeri darbesiyle tek parti dönemi siyasi anlayışı, özellikle Cemal Gürsel’in, “Türkçe konuş” ve “Herkes Türk’tür” sloganları ile özdeşleşen ‘eski’ siyaset, yeniden canlanmış ve sorunu yeniden alevlendirmiştir.
1970’li yıllar, meselenin daha çok sağ-sol denklemi içinde ele alındığı, zaman zaman bu denklemin zorlandığı ve bu durumda özellikle Türk solu içinde yeni ayrımlara yol açtığı yıllar olmuştur. Bu anlamda TİP içinde yaşananlar bugün de önemini koruyan tarihi bir deneyimdir.
1980’li yıllara kadar, Türkiye genelinden izole bir biçimde yaşanan Kürt meselesinde, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle yeni bir aşamaya girilmiştir. 1978 yılından 1987 yılına kadar devam eden sıkıyönetim ve 1987 yılında başlayıp 2002 yılına kadar devam eden Olağanüstü Hal şartlarında, PKK’nin politikaları kitleler içinde etkisini zaman içinde artırmıştır. Bu dönemde Kürt sorunu yanlış politikalarla büyümüş ve yeni unsurların eklendiği bir soruna dönüşmüştür.
1990’lı yıllarda siyasette etkisini artıran sivilleşme söylemlerine rağmen, sorunla yüzleşmede siyasi ve askeri unsurlar daha fazla iç içe geçmiş, sorun adeta tüm yönleriyle güvenlikçi paradigmaya teslim edilmiştir. Bu dönemde uygulanan sert tedbirler sonraki yıllarda sorunun kendisinden daha büyük bir probleme yol açmıştır.
2000’li yıllarda başlayan “demokratikleşme” adımları, AKP iktidarıyla yeni bir ivme kazanmıştır. AK Parti’nin başlattığı ‘Demokratik Açılım’ süreciyle Kürt sorunu tartışılması ve çözümü yerine tarafların halkımıza yaşattıklarına tüm okuyucularım tanıklık etti. Aynı sofranın insanı değiliz, bu sorunla yüzleşilmediği sürece, bu coğrafyada yaşayan tüm kesimlerin acısı da her geçen gün derinleştirdi.
İki başlı Türkiye devletinin aklının artık dumura uğradığı yüzyıllık süreçte yeni yüz yılda yeni bir yapılanmaya gitmek zorunda kalmış durumda. Sorunun asıl sahipleri Kürtler; Bundan sonra nasıl bir seyir izleyecek hep birlikte bekleyip görelim mi diyecek yoksa, bu tarihi hafızadan dersler çıkarıp, aynı sofranın insanı değiliz deyip, yapılması gerekenleri mi yapacak siyasi partilerimiz, aydın ve militanlaşmamış, başını kuma görmeyenlerle yola devam mı edilecek?
Print