2020-10-29
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
 
Siyaset Yaşama ve Yaşatma Hakkını Savunmak Zorundadır
2020-08-31 00:09


Geçtiğimiz gün Avukat Ebru Timtik, 276 günlük ölüm orucunun ardından yaşamını yitirdi.

Ne acıdır ki, bir hukukçu, hukuk, adalet, insan hakları mücadelesini hukukçu kimliğiyle sürdürmek varken, bu mücadeleyi bırakıp ideolojik ve protest bir tavır takınmak sureti ile yaşamından vazgeçti.

Geçtiğimiz yıllarda da benzer bir çok “ölüme” tanık olmuştuk.

Dahası açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında telef edilen ve sarf malzemesi olarak kullanılan Helin Bölek, Mustafa Koçak; bu gün de Ebru Timtik ve geçmişte yaşamını şiddeti kutsamış örgütlerin saflarında yitirmiş bir çok kişi ya Kürd, ya Alevi yada Alevi-Kürd asıllıydı. Zaten son yıllarda, fedai eylemlerinde ve ölüm oruçlarında yaşamını yitirenlerin büyük bir kısmı, Kürd ve onların da çoğunun da Dersimli olduğu bilinmektedir.

Geçmişten bugüne gerek radikal sol gerekse de radikal sağ tedhişçi örgütler Türkiyede sert mücadelelerini sürdürebilmek için tercihen Kürdleri seçmişlerdir. Kürdlerin cesaret ve yiğitliğini sömürerek onları şiddet eylemlerine yöneltmişlerdi. Daha vahim olanı ise, çoğu kez bu talimatlarını yerine getirmeyen kişileri “davadan döndü”, ya da “dönek” diyerek infaz etmişlerdir. Ya da bilerek ele vermiş, ihbar etmiş ve devletin ateşine atmışlardır.

Bu topraklarda özellikle de Türkiye"de tedhiş örgütlerinin hemen tümü öncelikle Kürd gençlerini devşirmek ve onları süslü ütopyalarla kandırarak, sahte bir gelecek vaat ederek yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Bu gençler “barış, özgürlük, insanca yaşam, halkların kardeşliği, kurtuluş ve iktidar olma” gibi gerçekten uzak hayaller ve masallarla örgütleme yöntemini denemektedir.

Son olayda açıklık grevini ölüm orucuna çeviren ve yaşamını ütopyalara feda eden pırıl pırıl bir genç hukukçuydu. Yaşamda kalıp hukuku gözetmeyi seçmedi. İdeallerinin uğruna, farkındalık yaratmak için ölümü seçti.

Oysa ki bir hukukçu ancak sağken hukuku koruyabilir. Adil yargılanma hakkı elbette ki temel bir haktır ancak çağımızda artık hiçbir kutsal gaye, uğrunda ölmeyi, öldürmeyi ve öldürtmeyi gerektirmez.

Elbette ki devletin bu ölüm oruçlarına kayıtsız kalması, müdahale etmemesi, aracılar yolu ile de olsa bir diyalog geliştirmemesi açıkça onların ölümlerine göz yumması anlamına gelmektedir. Bu kabul edilir bir şey değildir.

Ne var ki şiddeti temel mücadele biçimi olarak seçmiş olan örgütlerin halkın geleceği, kitlelerin çıkarları ile pek ilgilendikleri yok. Bu türden örgütler kuruldukları günden bu yana halkla buluşma, kitlelerle bağ kurama gibi uğraşları da yok. Ne var ki onlar varlığını ölüm ve kan üzerinden devam ettirmeye çalışan örgütlerdir.

Ölüm oruçlarında yaşamını yitiren kişilerin esas sorumluları kuşkusuz ki bu maceraperest marjinal örgütlerdir. Onlar ölümler konusunda çok daha büyük vebal altındadır. Çünkü onların anlayışlarına göre “ne kadar ölüm olursa o kadar yeni kadro kazanırız” inancı var.

Bu mantık, insan yaşamını değersiz bulan acımasız bir mantıktır. Bu mantık asla hümanist değildir, haklı görülemez, görülmemelidir.

Kaldı ki bu tedhiş örgütlerinin hemen tümü gerektiğinde kendi içinde de acımasız infazlar gerçekleştirmekten geri durmazlar. Hepsinin “iç infaz” gerekçelerinde ise “devrime ihanet, zafiyet, işbirlikçilik ve ajanlık” gibi her zaman hep aynı uydurma ve klişe gerekçeler servis edilir.

Ne yazık ki, bu infaz olmuşların hukukunu sorgulayacak bir mekanizma da şu anda yok. Giden tek taraflı “bir hukuk” ile yaşamdan kopartılmıştır.

Bu maceracı ve insan yaşamına değer vermeyen örgütler, ölenlerin arkasından ağıtlar yakar, marşlar ve kahramanlık türküler söyler, söyletirler. Ölenler için “ … yoldaş ölümsüzdür” deyip ölümü kutsarlar.

Bu tutum ve davranışlar tedhiş örgütlerinin gıdasıdır ya da tabiri caizse “ilahların istediği” kurbanların veda ayinleridir.

Öte yandan bu acılı ölümler ölenlerin anne ve babalarının yüreğinde derin acılar kazımaktadır. Bu acılı anne ve babalar, her an her yerde ve tüm yaşamları boyunca bu acıyı hep yüreklerinde, ciğerlerinde ve beyinlerinde yaşarlar, bu acıyı “yoldaş” olarak yaşarlar.

Bu tür örgütlerin felsefesinde şiddete tapınma olduğu için insan yaşamı onlar için bir anlam ifade etmez. Onlar ölümü kutsamayı ve ölümle övünmeyi bir meziyet sayarlar.

Ancak hiç kuşku yok ki, özgürlük de, güzel günler de demokrasi de insan içindir, insanın iyi bir yaşama kavuşması içindir. Kurtuluş denilen şeyin teması insandır, insanın esaretten kurtulması anlamını taşır.

Yaşamı önemsemeyen, düşüncede ve eylemde yaşamı ve yaşatmayı amaç edinmeyen hiçbir örgüt; adı sanı ve amblemi ne olursa olsun, programında ne yazarsa yazsın o asla meşru değildir, halkın dostu değildir, o kuşkusuz ki yaşamın düşmanıdır.

Bir de çocukları ölüm orucunda olan annelerin yaşadığı acıyı nasıl tarif etmeli.?

Bu bu eylemler esnasında hiç bir sınıf/siyasi düşünce birikimi ve bilinci olmayan anneler sırf çocuklarını yaşatmak için her şeyi yapmaya hazırdılar. "Direniş... ya da Zafer..." için değil, sırf elleriyle büyüttüğü çocuğunun ölümünü engellemek için "eylem yap", komutlarına dahi uyup sokaklara çıktılar, polis panzerlerine hedef oldular. Adlarına “barış anneleri, tutuklu anneler, direniş anneleri” oldu.

Bu annelerin bazıları tutuklanıp ölüm orucu yapan çocuğunun yanına konuldu.

Kimileri de evlatlarını görebilmek için şafakla birlikte mahpushane kapısına gelip gecenin geç saatlerine kadar umutla beklemeye koyuldu.

Kimisi nizamiye kapılarını mesken tuttu. Cezaevinden çıkan her ambulansın peşinden koşup acaba ambulansın içinde hangi acılı evladının iskelete dönüşmüş bedeni var diye heyecan ve korku ile baktı. Bu anneler kendi aralarında ortaklaştılar, ağıtlarını acılarını birleştirip bir teşkilat gibi didindiler. Onlar da yeni bir “malzeme” oldular bu örgütlerin eylemlerinde.

Özetlersek kendini açlık grevi ile ölümüne mahkum ederek halk nezdinde “kahraman” olarak anılmak nasıl bir inançtır?

Davalarına dikkat çekmek için ölüm orucunun öznesi olmak için nasıl bir ruh haline gereksinme vardır?

Üstelik de sözüm ona “kurtuluşu” için mücadele verdikleri halkın, ölerek kahraman olmuş kişilere ihtiyacı da yoktur. Onların yaşayarak yaşama değer katan kişilere ihtiyacı vardır. İşte bunu göremeyecek kadar dogmatik bir mantık sahibidir bu maceracı örgütlerin tümü.

Radikal Türk solu, bu mücadele biçimini terk etmeli, daha çok Kürd gencini öldürtmek sureti ile kendi ütopyaları için bu potansiyeli sarf malzemesi yapmamalıdır.

Korkusuz ve gözü pek insanları feda etmek kolaycılıktır. Zor olan toplumu bilinçlendirmek ve örgütlemektir.

Adalet ve demokrasinin gelişmesi için, halkın bilinç düzeyinin gelişkin olması gerekir.

İnsanları adalet ve hukuk uğruna dahi olsa ölüme göndermek, ölümleri üzerinden siyaset yapmak, onlara ağıtlar yapmak inandırıcı ve içten değildir.

Başkasının ölümü üzerinden siyaset asla hukuksal ve adil değildir. Çünkü siyaset yaşama ve yaşatma hakkını savunmak zorundadır.

Başta Ebru Timtik olmak üzere yaşamını bu biçimde yitirmiş olanların ailelerine başsağlığı dilerim.

Latif EPÖZDEMİR
Hak ve Özgürlükler Partisi / HAK-PAR
Genel Başkanı
Print